“Anne, zor düşünme. Kolay düşün.”
Bazen en derin cümleler en beklemediğimiz yerden geliyor. Her şeyi zorlaştırdığımı gözlemlemiş olsa gerek ki geçen gün bana kızımın söylediği bu cümle de onlardan biriydi. İlk duyduğumda içimden “Kolaycılığı mı öneriyor?” diye geçirdim. Hatta biraz da iç huzurum bozuldu. Sonuçta biz çocuklarımıza hep emek vermeyi, zorlanmayı, pes etmemeyi anlatmıyor muyduk? “Kolay düşünmek” kulağıma düşünmekten kaçmak, aceleyle sezgisel düşünmek, meselelere yüzeysel yaklaşmak gibi gelmişti. Aynı Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında sözünü ettiği hızlı düşünme ile özdeşleştirmiştim.
O cümle günlerce zihnimde yer etti.
On iki yılın tatlı alışkanlığı işte. Her yaz gittiğim tatil köyünde sabah yürüyüşüne çıktım. Bu yürüyüşün en sevdiğim kısmı, yol boyunca rengârenk çiçeklerle çevrili olan o patika. Her yıl aynı güzelliği görmek bana iyi geliyor. Ancak bu yıl bir şey eksikti. Çiçekler yoktu. İlk anda hayal kırıklığı hissettim. Sonra kızımın sözü aklıma geldi.
“Acaba onlar da kolaya mı kaçtı?”
Fakat birkaç adım sonra kendimi bu düşünceyi sorgularken buldum. Belki de mesele kolaycılık değildi. Belki bakım ekibinin sayısı azalmıştı. Belki kaynaklar farklı bir ihtiyaca ayrılmıştı. Belki su kullanımını azaltmaya karar vermişlerdi. Belki görünmeyen ama daha önemli bir yatırımı tercih etmişlerdi.
Bilmiyorum.
İşte tam o anda fark ettim ki aslında yaptığım şey, ilk aklıma gelen açıklamaya tutunmak yerine başka olasılıkları da düşünmeye çalışmaktı. Belki de mesele “zor düşünmek” ya da “kolay düşünmek” değildi.
Mesele iyi düşünmekti.
Eleştirel düşünme üzerine çalışırken ve bu konuda bir süredir yazarken en çok üzerinde durduğum noktalardan biri buydu. Eleştirel düşünme çoğu zaman eleştirmek, sorgulamak ya da karmaşık problemleri çözebilmek olarak algılanıyor. Oysa üzerinde çalıştığım kitabı yazarken üzerinde tartıştığım tanım çok daha kapsayıcıydı. Eleştirel düşünme, gerekçelendirilmiş bir yargıya ulaşma süreciydi. Bu süreç yalnızca analiz etme, değerlendirme ve çıkarım yapma gibi bilişsel becerilerden oluşmuyor; aynı zamanda merak etmeyi, açık fikirli olmayı, entelektüel alçakgönüllülüğü, kanıt aramayı ve gerektiğinde fikrini değiştirebilmeyi de gerektiriyordu.
Aslında yürüyüş yolundaki çiçekler bana bunların hepsini yeniden hatırlattı. İlk aklıma gelen açıklamaya razı olsaydım, belki de “kolaya kaçmışlar” deyip geçecektim. Oysa iyi düşünmek, ilk cevabı bulmak değil; bazen de ilk cevabı biraz bekletebilmekti.
Kimi zaman bunun için uzun uzun düşünmek gerekir. Kimi zaman ise tam tersine, gereksiz karmaşıklığı bırakıp sadeleşmek… Belki kızımın “kolay düşün” derken kastettiği de buydu. Zihni gereksiz yüklerden kurtarmak. Her problemi olduğundan daha karmaşık hâle getirmemek. Doğru soruyu aramak.
Çünkü bazen en iyi düşünceler, en karmaşık olanlar değil; en berrak olanlardır.
Bu düşüncelerle boğuşurken kendime başka bir soru sorduğumu fark ettim. Biz okullarımızda çocuklara gerçekten ne öğretiyoruz? Zor sorular çözmeyi mi? Yoksa iyi düşünmeyi mi? Bilgi çağında yaşarken uzun yıllar boyunca daha çok bilgi yüklemeye odaklandık. Şimdi ise yapay zekâ, saniyeler içinde milyonlarca veriyi işleyebiliyor; seçenekler üretebiliyor, analiz yapabiliyor, rapor yazabiliyor. Bu yeni dünyada çocukların yalnızca daha fazla bilgiye değil, daha iyi muhakeme yapmaya ihtiyacı var. İlk cevaba razı olmamaya… Farklı bakış açılarını görebilmeye… Belirsizlikle yaşayabilmeye… Bir fikrin doğru olmasının, onu bizim düşünmüş olmamızdan daha önemli olduğunu kabul edebilmeye…
İyi düşünmek, belki de geleceğin en kritik yaşam becerilerinden biri.
Bu seneki mezuniyet töreninde öğrencilerime şunu söylemiştim: “Hayatta başarılı olmanız elbette önemli. Ama her şeyden önce iyi bir insan olmanız çok daha önemli.” Bugün dönüp baktığımda bunun düşünme biçimimizle doğrudan ilişkili olduğunu görüyorum. Çünkü iyi düşünmek, yalnızca daha doğru kararlar vermemizi sağlamıyor. Bizi daha anlayışlı yapıyor. Daha merhametli yapıyor. Daha az yargılayan insanlar hâline getiriyor. Başkalarının hikâyelerine yer açmamızı sağlıyor. Belki de bu yüzden yürüyüş yolundaki eksik çiçekler bana yalnızca peyzajı değil, kendi düşünme biçimimi de gösterdi, yeni bağlantılar kurmamı sağladı.
Allison Pugh, The Last Human Job kitabında yapay zekâ çağında insanın geriye kalan en önemli işini anlatırken “connective labor” kavramını kullanıyor. Türkçeye belki “bağ kurma emeği” ya da “bağlantıda kalma emeği” olarak çevirebileceğimiz bu kavram; insanların birbirini gerçekten görebilmesini, duyabilmesini ve anlayabilmesini ifade ediyor. Bir öğretmenin öğrencisini yalnızca akademik başarısıyla değil, bir birey olarak tanıması… Bir okul liderinin öğretmenini yalnızca performansıyla değil, ihtiyaçlarıyla da görebilmesi… Bir ebeveynin çocuğunun söylediği tek bir cümleyi günlerce zihninde taşıması… Bunların hiçbiri üretkenlik tablolarında ya da performans göstergelerinde kolayca ölçülemiyor. Ama belki de tam da bu yüzden insan kalabilmemizin en önemli parçaları bunlar.
Tam da bu noktada ben buna bir şey daha eklemek istiyorum. Bağlantıda kalabilmek için önce iyi düşünebilmek gerekiyor. Çünkü iyi düşünmeyen zihin, aceleyle yargılıyor. Etiketliyor. İlk açıklamaya razı oluyor. Merak etmiyor. Oysa iyi düşünmek yalnızca aklı eğiten bir beceri değil; aynı zamanda kalbi de eğiten bir beceri. Bir çocuğun tek cümlesini ciddiye alabilmek… Bir yürüyüş yolundaki eksik çiçekleri fark edebilmek… Ve belki daha da önemlisi, o çiçeklerin neden eksik olabileceğini merak etmeye devam edebilmek… Belki gelecekte yapay zekâ bunların hepsini analiz edecek. Ama bunların anlamını kurmak hâlâ bize ait olacak. Belki de mesele gerçekten zor düşünmek ya da kolay düşünmek değil.
Mesele, insan kalabilmek için iyi düşünebilmek.
